Ana sayfa > Yazarlar > Fatma AKTAŞ / Psikolog > Travmanın En Sessiz Mağdurları: Bir Toplum Ne Zaman Uyanır?

Travmanın En Sessiz Mağdurları: Bir Toplum Ne Zaman Uyanır?

Travmanın En Sessiz Mağdurları: Bir Toplum Ne Zaman Uyanır?

Bazı acılar vardır; sadece bir insanı değil, bir çağın ruhunu yaralar. Ve bazı ölümler vardır; toprağa sadece bir beden değil, bir toplumun vicdanı gömülür.

 Son zamanlarda gençlerin katledilmesi, şiddetin sıradanlaşması, öfkenin normalleşmesi ve insan hayatının bu kadar kolay harcanabilmesi… Bunlar yalnızca “asayiş haberleri” değildir. Bunlar; yıllardır bastırılmış travmaların, sevgisiz büyümüş çocuklukların, parçalanmış aile sistemlerinin ve ruhsal çöküşün dışa vurumudur. Çünkü hiçbir insan, bir gecede canavar olmaz. Bir ruh, önce içeriden ölür.

Bugün birçok genç; görünürde nefes alıyor ama içsel olarak kayıp. Kalabalıkların içinde yalnız, ekranların içinde boğulmuş, sevginin yerine onay arayan, değeri görünüşte arayan, öfkesini yönetemeyen, ruhunu tanımayan bir nesil büyüyor. Ve en acısı şu: Toplum, gençlerin çığlığını ancak bir felaket yaşandığında duyuyor.

Oysa travma; sadece savaş yaşayan insanların değil, sevgisiz büyüyen çocukların da kaderidir. Bir çocuğun aşağılanması travmadır. Sürekli kıyaslanması travmadır. Bastırılması travmadır. Duyulmaması travmadır. Şiddete şahit olması travmadır. Sevgi için mücadele etmek zorunda bırakılması travmadır. Bastırılmış her acı, bir gün başka bir yüzle geri döner.

Bugün gençlerde gördüğümüz ani öfke patlamaları, bağımlılıklar, duyarsızlık, empati eksikliği, kimlik karmaşası ve değersizlik hissi; aslında görünmeyen ruhsal yaraların sessiz sonuçlarıdır. Modern dünya çocuklara teknoloji verdi ama temas vermedi. Bilgi verdi ama anlam vermedi. Gösteriş verdi ama aidiyet vermedi. Hız verdi ama yön vermedi. Bu yüzden artık birçok genç ne hissettiğini bilmiyor. Çünkü yıllardır ne hissettiği sorulmadı.

Bir toplumun çöküşü ekonomide başlamaz. Önce merhamet ölür. Sonra vicdan susar. Sonra insanlar birbirinin acısına alışır. İşte en tehlikeli nokta budur: Acıya alışmak. Bir annenin evladını toprağa verdiği haberini izleyip birkaç dakika sonra normal hayatına devam eden bir toplum, aslında kendi ruhsal donukluğunu fark etmelidir. Çünkü travma bulaşıcıdır. Şiddet görülerek öğrenilir. Sevgisizlik nesilden nesile aktarılır. Ve iyileşmeyen her yara, başka bir yaraya dönüşür.

Bilimsel araştırmalar da gösteriyor ki; çocukluk çağı travmaları, ilerleyen yaşlarda öfke kontrol problemleri, bağımlılıklar, depresyon, antisosyal davranışlar ve şiddet eğilimleriyle doğrudan bağlantılıdır. Beyin, sürekli tehdit altında büyüdüğünde hayatta kalma moduna geçer. Böyle bireyler düşünmeden tepki vermeye, güven yerine saldırıyı seçmeye daha yatkın hale gelir. Ama mesele sadece psikoloji değildir. Bu aynı zamanda bir insanlık meselesidir. Çünkü ruhu aç kalan bir nesil yetişiyor.

Bugün gençlerin çoğu başarı baskısı altında eziliyor ama kimse onların ruhsal yükünü sormuyor. Kimse “İyi misin?” sorusunu gerçekten hissettirerek sormuyor. Kimse onların öfkesinin altında hangi kırılmış çocuğun ağladığını görmek istemiyor.

Oysa bir insanı gerçekten değiştiren şey; korku değil, görülmektir. Belki de toplum olarak yeniden şunu öğrenmemiz gerekiyor: Bir çocuğa bırakılacak en büyük miras; para değil, güven duygusudur. Bir gence verilecek en büyük eğitim; sadece akademik başarı değil, duygusal farkındalıktır. Ve bir insanı hayatta tutan şey; sadece nefes almak değil, anlam hissidir.

Peki bir toplum ne zaman uyanır? Gençlerini kaybetmeye başladığında mı? Şiddeti haber değil kader haline getirdiğinde mi? Çocukların gözlerindeki ışığın söndüğünü fark ettiğinde mi? Yoksa kendi içindeki yaralı çocuğun hâlâ ağladığını duyduğunda mı? Belki de gerçek uyanış; suçluyu aramaktan önce, yarayı görmeye başladığımız gün olacaktır. Çünkü iyileşmeyen toplumlar, sadece yas tutar. İyileşmeye cesaret eden toplumlar ise dönüşür. Ve bazen bir toplumu değiştiren şey; büyük devrimler değil, bir insanın başka bir insanın ruhunu gerçekten duymasıdır.

Unutmayalım: Sessiz kalan travmalar, bir gün çığlığa dönüşür. Ve duyulmayan gençler, ya kendilerini ya da dünyayı cezalandırmaya başlar. Belki artık gerçekten durup şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: “Biz çocuklarımızın bedenlerini mi büyüttük, yoksa ruhlarını da büyütebildik mi?”

Psikolog Fatma Aktaş